Skip to Content

Kur'an-ı Kerim'de Sabır

Kur

Kur'an-ı Kerim'de
Sabır

 

"Marifetname" sahibi İbrahim Hakkı Hazretleri
(k.s.) sabır hakkında ayet ve hadisleri zikrederek şöyle bu­yur­maktadır:

"Ey aziz! Malum olsun ki, Hak Teâlâ Haz­retleri
kulla­rına inayetiyle sabrı talim ve terğib edip, Kur'an-ı Ke­rim'inde müteaddit
sûrelerde yet­mişi müte­caviz yerde sabrı zikretmiştir."

Biz burada ancak bir tanesini zikredip onunla
ik­tifa edeceğiz:

 

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـنِ
الرَّحِيمِ

{
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ
آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ
بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
}

"Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah'tan
yar­dım isteyiniz. Muhakkak ki, Allah sabredenlerle bera­berdir."[1]

Bu mevzuda birçok hadis de varid olmuştur.
Nite­kim Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyuru­yor:

"Ey ümmetim! İman iki parçadır. Bir parçası
sabır, bir parçası da şükürdür."

Sabrın en efdali, musibetin ibtidasında bulunan
sa­bır­dır. Buna "Teslimiyet" denir. Sabır her taatın başlan­gıcı­dır. Her
musibetten kaçmanın aslıdır. Her ibadetin aslı sabır­dır. Müjdeler olsun o
kimseye ki, minnetlere sabredi­cidir. Acı bir söze tahammül edemeyen kimse nice
acı kelimeler işitse gerektir. Sabır zaferi getirir. Yani mûris-i zaferdir.
Acıdır, onu yutan hürdür. Min­netlere sabır, hüsn-i yakîne ermektir.  Hak
Teâlâ'dan ziyade sabırlı kimse yoktur, ki müşriklerin O'na iftira ettiklerini
işitir de onlara yine de afi­yet ve rızık ihsan eder.  Kafirler, Allah Teâlâ'yı
inkar eder de onlara yine de rızık ihsan eder. Müşrikler şirk koşar da onlara
yine de rızık ihsan eder.

Sabrın evveli acı, ahiri tatlı ve lezzetlidir.
Sabır Cenab-ı Hakk'ın sıfatıdır.  Günde yetmiş defa kulları­nın hatasını görür
de yine de sabreder. İmanın başı sabırdır. İman, sabırla cömertliktir. Hiçbir
kimseye sa­bırdan daha hayırlı bir bahşiş itâ olmamıştır. İlmin başı sabırdır,
sabır Allah Teâlâ'nın sıfatlarındandır. Acele ise şeytandandır. Nusret sabır
iledir. Ferah sıkıntı iledir. Kimin malına ve nefsine bir musibet erişir ve onu
giz­leyip kimseye şekva eylemezse, hakikat Allah Teâlâ ona iman lezzetini ve
ih­van izzetini ikram ve ihsan eder. Cemi günahlarını mağfi­ret eyler.

Hz. Ali (k.v.) buyuruyorlar ki:

"İman dört esas üzere kuruludur: Yakîn, sabır,
cihad ve adalet."

Yine buyuruyorlar ki:

"İman cesetteki baş gibidir. Başı olmayan
cesedin ne kıymeti vardır? Öyleyse sabrı olmayanın da imanı böyle­dir; kamilsiz
imandır, imanında kemâl yoktur."

Ebu'd-Derda (r.a.) buyururlar ki:

"İmanın son noktasının en üstünü, Allah
Teâlâ'nın hükümlerine sabır ve takdire razı olmaktır.

Her kim kadere iman eder, özünden inanırsa,
bü­tün kederlerden emin olur. Ey müslüman kardeşim! İyi bile­sin ki sabır, din
makamlarından bir makamdır. Saliklerin menzillerinden bir menzildir."

Bilumum din makamları şu üç şeyle tamamlanır:

1. Bilgi: Buna maarif de diyorlar ki esas­tır.
Hal­leri cezbeder, kişiyi hâl sahibi yapar, hâller de amelleri mey­dana getirir.

2. Hâl

3. Amel

Maarifi ağaca, hâli dallara, ameli de
yap­raklarına ben­zetmişlerdir. Yani ağaç olmayınca dal, yaprak ve meyve nasıl
olmazsa, maarif, bilgi olmayınca da ne hâl ne de iyi amel olur.

Allah Teâlâ'ya giden saliklerin yolu şu üçten
iba­rettir. Bunlar da birbirlerinden ayrılmazlar. Bunlar denk ve ta­mam olunca
İslam makinesi güzel işler. Ufa­cık saatin bile çark­ları denk olmazsa o saatin
hiçbir işe yaramaz olduğu herkesçe malumdur. Diğer bilumum manalar da böyle
değil midir?

Bazı temel çark ve aletlerin bozulması veya
kırıl­ması, yüz milyonlarca liraya mal oluyor, tayyare ve gemiyi mu­attal hâle
getiriyor. Tamir kabul ederse ne âlâ, et­meyecek bir dereceye gelmişse onu bir
kenara atmaktan başka çare kalır mı?

Sabır, maarif ve hâlin mahsulüdür ki, meyvesi
iyi kulluktur. Bunu anlamak için şu hususları mutlak sû­rette bilmemiz lazımdır:

Cenab-ı Hakk'ın sayısız mahlukları arasında üç
nevi mahluk vardır. Bunları (insan, hayvan ve melek) gözü­müzün önüne alınca
bakıyoruz ki, (hayvan dedi­ğimiz) bütün her çeşit canlılar sırf şehvetin
mahsulü­dür. Akıl, zeka, kiyaset, ahlâk-ı hamide diye saydığımız hilim, sabır,
şehavet, adalet ve merhamet, şevkat, re'fet, hamiyet, is­tikbal davası gibi
huyları ve meziyetleri yoktur. Sırf şeh­vetleri iktiza edip, yiyip içip,
şehvetleri­nin istediklerini güçleri nispetinde teskin edip, müd­detleri
hitamında ölüp giderler.

Bulduklarını yiyebilmek için günah falan
tanımaz­lar, ellerine fırsat geçince insanları bile yerler. Maymun gibi bazı
hayvanlarda görülen şeklî bazı kemâlat taklit­çiliktir. Yine bir nevi hayvanî
hatattır, onların üs­tünlü­ğüne dala­let etmez. İşte kim bilir nice bin seneden
beri hayvan yine o hayvandır.

Hemen hemen hiç değişmemiştir. Hatta hayvan
de­mek, şehvetlerinin esiri olan mahluk demektir.

İkincisi olan meleklerde ise, katiyen şehvet
yok­tur. Yalnız vazifeleri ne ise onu bilirler, onu yaparlar. Yara­tı­lışları
muayyen bir iş içindir. Hepsinin vazifeleri ayrı ayrı­dır. Bir kısmı insanın
muhafazası için yaratıl­mışlar­dır. İç ve dış hizmetlerimizde bize
yardımcıdırlar. Bunların var­lıklarına Allah Teâlâ'nın bildirmesiyle ina­nır,
iman getiri­riz. Meselâ, hasenat ve seyyiatımızı da bu cins melek­ler yazar.
Daima bizleri gözetler ve hare­ketlerimizi takip ederler. İyilikler ve güzel bir
amel ya­pınca hemen sağdaki melek vakit geçirmeden yazar. Eğer günah işlersek,
gün boyu günah olan şeylerle meşgul olmuşsak, tevbe edebil­memiz için bazı
rivayet­lere göre altı saat kadar mühlet verirler, eğer bu müd­det içinde tevbe
edip vaz geçersek günah yazmazlar. Bu Rabbimizin kullarına lütfudur.

Üçüncüsü olan biz insanlar ise, böyle hayvanlar
men­zilesinde kalmayıp, eşref-i mahlukat, ekrem-i mahlu­kat ve yeryüzündeki
halifeliğe layık olarak yara­tılmışız. Gayet mümtaz, akıl, feraset, zeka, ilim
ve ir­fanla müzey­yen kı­lınmışız. Allah Teâlâ bütün esmayı insana talim
buyur­muştur. Cennet ve cemaliyle müşer­ref olabilecek yüksek bir evsafta,
şehvetini icabında kırıp durdurabilecek kud­rette yaratılmışlardır. Müslü­man
onu ancak meşru yolda kullanarak, iffetini de muhafaza ederek, ümmet-i Mu­hammed
(s.a.v.)'in ço­ğalıp, Allah Teâlâ'ya kulluk edebile­cek bir zümrenin bekasına
hizmet için kullanır.

Günah, haram, yasak ve yaramaz şeylerin
hepsin­den son derece sakınır, aynı zamanda insanlık ve İs­lamlık ikti­zası,
merhamet, şefkat, sevgi, saygı, birbirle­rine yardım, mâlen, ruhen, ceseden
birleşme, topluluk, cemiyet­çilik, kardeşlik, ülfet, ünsiyet, cömertlik, iffet,
haya ve üstün meziyetleri kazanmaya çalışır. Melaike ve onların sayısız
yardımlarıyla desteklenmiş olan in­san, rehberimiz, mür­şidimiz, mürebbimiz olan
Pey­gamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nin gösterdiği ve gittiği yoldan gider
ve Kita­bımız olan Kur'an-ı Kerim'in emirlerine ve yasaklarına riayet ederek
yaşarsa melek­leri geçer.

Rahmet ve cemal evi olan cennete nail olur.
Orada Cemal-i İlahiye'yi müşahede ile  bütün diğer cennet ni­metlerini unutur,
müstağrak-ı feyz-i ilahî olarak, mest ve hayran kalır. Cennet hurilerini
hayretlerde bıraka­cak gü­zellikler ve tavsifine imkan olmayan bunca ni­metler,
işte şu insan için hazırlanmıştır. O insan ki, hayvanlar gibi şeh­vetin esiri
değildir. Belki o şehveti, aklı ve zekası saye­sinde üstüne binilen bir at veya
araba gibi kullanıp men­zil-i maksuduna selâmetle ulaşır. Hakk'ın rızasını
kazan­maya çalışır. Akıl, hayvanın üze­rine binen adamın elin­deki gem, dizgin
gibidir. Hay­vanı onunla istediği gibi sevk eder. Diz­ginleri elinden bıraktığı
zaman azgın hay­van nasıl başını alıp giderse, zapt olunmaz hâle gelir ve hatta
üstündeki sahibini yerlere atıp sürükler ve perişan ederse, şehvetle­rine mağlup
olan kimselerin hâlleri de tıpkı buna benzer.

Varid olan bir haber de şöyledir:

Bir kamil, vefatı sırasında oğluna demiş ki:

- Oğlum, bir vasiyetim vardır ki, onu sana
vasiyet eylerim. Eğer kabul edip amel edersen, iki âlemde Ha­lik'ın ve mahlukun
makbulü olursun, her hâlinle selâ­met bulursun.

Oğlu da:

- Buyur, babacığım, demişti. Ölüm hâlinde olan
ba­bası:

- Oğul, mum makası gibi ol, demiş ve ahirete
göç­müş.

Bu sözdeki hikmeti kimisi sabırla, kimisi de
rıza ile te­vil etmiştir. Rıza ile tevil eden, o kamilin muradına yet­miştir.
Zira sabır, musibetten erişen elemi kemtedip fer­yad-ı figan kılmamaktır. Rıza
ise belâdan asla müteellim olmamaktır. Çünkü mü'min, fitilin ateşin­den
müteellim olmadığı, iman korkusundan eziyet bulmadığına delalet kılınmıştır, ki
o kamilin (oğul, mum makası gibi ol) bu­yurması, kazaya rızayı oğluna
duyurmuştur. Zira ma­kam-ı sabırdan makam-ı rıza âlâdır. Sabır ile rızayı
kaza­nan Mevlâ'ya ulaşır.

Cabir Taî rivayet eder:

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular:

"İnsanın kendisi ölmeden önce gönderdiği ve
Allah katında en sevimli ve en çok sevabı olan şey, on iki yaşla­rında ölmüş
çocuğudur."

Denilir ki sabır, musibetin ilk anlarındadır,
musi­betin ilk anları geçtikten sonra ister sabreder, isterse de sa­bır­sızlık
emareleri gösterir. Akıllı kişi musibete maruz kalışı­nın ilk anlarında sabırlı,
tahammüllü olan kişidir. Al­lah'ın rahmeti onun üzerine olsun, bir davasında İbn
Mü­ba­rek'in oğlu ölmüştü. Bu vesileyle mecusî bir komşusu kendisine taziyede
bulunmuştu. Bu esnada İbn Müba­rek'e dedi ki:

- Bugün cahillerin beş altı gün sonra
yaptıkla­rını yapmak gerek.

Köklü bir İslamî terbiye ve ahlâka sahip olmayan
in­sanlar, bir ölüleri oldu mu umumiyetle ilk beş altı gün feryad-ı figan
ederler. Allah'ın hükmüne sabır ve taham­mül göstermezler, fakat bu müddetten
sonra artık yatışır­lar, gerçek bir müslüman sabrı gösterirler. Mecusi
yukarı­daki sözüyle bu hususu belirtmek istiyor.

Mecusinin bu sözü üzerine İbn Mübarek
etrafın­da­ki­lere şöyle dedi:

Bu sözü kaydedin, Resûlullah (s.a.v.)
buyurdular:

"Kim musibete duçar olmuş birisine taziyede
bulu­nursa, onun aldığı ecrin bir misli kadar ecir alır."

Yine Resûlullah (s.a.v.) buyurdular:

"Sabır üçtür:

İbadet ve taatlara sabır,

Musibet ve belâ­lara sabır,

Günah olan şeyleri işlememek için sabır.

Kim nefsi çektiği hâlde günah olan bir şeyi
iş­lemez ve sabre­derse, Allah ona üç yüz derece se­vap verir. Kim de ibadet ve
taatlerinin meşakkatine sab­rederse Allah ona altı yüz de­rece sevap verir.
Nihayet kim de musibet ve felâ­ketlerin vereceği acıya sabır ve metanet
gösterir, ah vah etmezse, Allah ona da dokuz yüz sevap verir."

Allah ondan razı olsun, İbn Abbas şöyle der:

Şanı yüce olan Allah'ın levh-i mahfuz'a ilk
yazdığı şey şuydu:

"Şüphesiz ben işte Allah'ım. Benden başka hiçbir
ilah yoktur. Ancak ve yalnız ben varım, Muhammed de benim Resûlümdür. Kim benim
hükmüme teslim olur, benim takdirimi, gelecek musibetlere sabreder ve
hik­met­lerime şükrederse, ben onu sıddık olarak yazarım, Kıyamet günü de
sıddıklarla beraber haşrederim. Kim de benim hük­müme teslimiyet göstermez,
benim takdi­rimle gele­cek musibetlere sabretmez ve nimetlerime şükretmezse, o
benden başka ilah bulsun."

İbn Mübarek şöyle der:

"Musibet birdir; fakat bir musibete duçar olan
kişi ağ­layıp sızlarsa musibet ikiye çıkar. Bunlardan biri esas mu­sibet yani
gelen musibettir, diğeri ise musibetin se­vabının yitirilmesidir. Musibet
gelince ona duçar olan kişi ağlayıp sızlarsa, musibete sabretme sevabını
yitir­miş olur, bu ise musibetin en büyüğüdür."

Allah onun yüzünü şereflendirsin, Ebû Talip oğlu
Ali rivayet eder:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Kimin başına bir musibet gelirse o benim başıma
ge­len musibetle kıyaslasın, zira benim maruz kaldığım mu­sibetlerin en
büyüğüdür."

Cennete müştak olan hayırlar işlemeye koşar,
ce­hen­nemden korkan günahları terk eder.

Mutlaka öleceğine inanan dünyevî zevk ve hevese
il­ti­fat etmez, dünyada zühd sahibi olana musibetlere sabır ve tahammül etmek
kolay gelir. Bazı âlimler de şu altı kaideyi çokça anlatırlar:

1. Kimin sabahleyin bütün düşüncesi dünyevî
me­se­leler olursa, o, Allah'ı gazaplandırmış olarak sabaha çık­mış demektir.

2. Kim rızkının nereden geldiğine aldırış
etmezse, Allah'ın onu cehennemin hangi kapısından sokacağına aldırış etmemiş
demektir.

3. Kim duçar olduğu musibetten dolayı ah vah
ederse, o, Allah'a şikayetçi demektir.

4. Gülerek günah işleyen, ağlayarak cehenneme
gi­rer.

5. Kimin en büyük zevki, hevaî arzular olursa,
Al­lah onun kalbinden ahiret korkusunu kaldırır.

6. Kim zenginliğinden dolayı zengine tevazu
göste­rirse, onun hayatı aç gözlülükle geçer.

[2]

 

Sabır Kur'an'da 104 yerde zikredilir.

"Sabır ve namazla (Allah'tan yardım dileyin."
(2/Bakara, 45)

"Ey iman edenler, sabır ve namazla (Allah'tan)
yardım dileyin. Allah sabredenlerle beraberdir."
(2/Bakara, 153) Bu âyetlerle Allah sabrı
emretmektedir.

"Ey iman edenler, sabredin, direnin, savaşa
hazırlıklı olun, uyanık bulunun."
(3/Âl-i İmran, 200)

"Sabredenleri, doğru olanları, huzurunda
gönülden boyun büküp divan duranları, Allah için mallarını harcayanları ve
seherlerde istiğfar edenleri (Allah görmektedir)."
(3/Âl-i İmran, 117) Bu âyetler ve benzerleriyle
sabredenleri Allah övmektedir.

"Allah sabredenlerle beraberdir."
(2/Bakara, 153, 259; 8/Enfâl, 46, 66) ve benzeri
âyetlerle Allah sabredenleri sevdiğini, onlarla beraber olduğunu bildirmektedir.

"Allah sabredenleri sever."
(3/Âl-i İmran, 146)

"Sabrederseniz, bu, sabredenler için daha
hayırlıdır." (16/Nahl, 126)

"Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir."
(4/Nisâ, 25) âyetleri ve benzerleri sabrın, hayırlı sonuçlar vereceğini açıklar.

"Sen de azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi
sabret., o (nankör)ler için acele etme..."
(46/Ahkaf, 35)

"Fakat kim sabreder, affederse şüphesiz bu, çok
önemli işlerdendir." (42/Şûrâ, 43)
âyetleri sabrın, büyük irâde sahibi peygamberlerin yaptığı büyük bir iş olduğunu
açıklamaktadır.

"Biz, sabredenlerin karşılığını, yaptıklarının
en güzeliyle vereceğiz." (16/Nahl,
96) 

"Sabredenlere, mükâfatları hesapsız/sınırsız
ödenecektir." (39/Zümer, 10) gibi
âyetler sabredenlerin, en güzel biçimde ödüllendirileceklerini müjdelemektedir.

"Sabredenleri müjdele!"
(2/Bakara, 155) âyeti, başına gelen olaylara sabredenleri müjdelemesini
Peygamber'e emretmektedir.

"Evet sabreder, takvâ sahibi olur/korunursanız,
onlar hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle
yardım eder." (3/Âl-i İmran, 125)
âyeti, sabredenlere zafer garantisi vermektedir.

"Melekler de her kapıdan yanlarına girerler:
'Sabretmenize karşılık selâm size!' (derler)"
(13/Ra'd, 24) âyeti sabredenlerin, âhirette de
büyük derecelere nâil olacaklarını duyurmaktadır.  

"İyilikle kötülük bir değildir. Sen (kötülüğü)
en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse,
sanki candan bir dost olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler
kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur."
(41/Fussılet, 34-35). Bu âyet ise
kötülüklere tahammül edip dayanmanın, o kötülüğü iyilikle uzaklaştırmanın sabır
anlamına geldiğini ve sabrın Allah tarafından büyük bir bağış, hayırdan büyük
nasip olduğunu gösteriyor.

"...Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül
edenlerdir." (16/Nahl, 42) Bu âyet,
mü'minlerin tanımını yaparken, sabrı temel özellikler içinde sayar. Allah'ın
rızâsını ve cennetini kazanabilmek için gösterilecek en önemli vasıflardan biri
sabırdır. Sabır, inkârcılara karşı kazanılacak olan zaferin de anahtarıdır.
Sabredildiğinde Allah mü'minlerin gücünü arttırır, yeterince sabredilmezse,
mü'minlerin gücü azalır (8/Enfâl, 46; 66).

İmanın bir göstergesi olan sâlih ameller ancak
sabırla işlenir. Burada hem amelin kendisinde olan güçlük, hem de nefsin o ameli
işlemekteki isteksizliği aşılır. (11/Hûd, 11; 13/ Ra'd, 22). Allah yolunda cihad
etmek ancak sabırla olur. Allah'ın dinine yardım için çalışanlar çok büyük
güçlük, zorluk, eziyet ve yoksunluklarla karşılaşabilirler. Bütün bunlara Allah
rızasını kazanmak için sabredilmesi gerekir. (41/Fussilet, 33; 16/Nahl,
110; 2/Bakara, 177, 249; 3/Âl-i İmran, 142 v.d.)

Allah'ın gönderdiği bütün peygamberler tebliğ
görevlerini yaparken sabrettiler, zorluklara karşı dayandılar, işkence ve
eziyetlerden yılmadılar, kınayanların kınamasından korkmadılar. Büyük bir sabır
ve gayretle peygamberliklerini sürdürdüler. Kur'an, onlara verilen sabırdan ve
onların benzersiz sabırlarından örnekler gösteriyor (46/Ahkaf, 35; 6/En'am, 34;
21/Enbiyâ, 85).

Allah (c.c.), bütün peygamberlere tavsiye ettiği
gibi Hz. Muhammed'e (s.a.s.) de sabrı tavsiye etmiştir. Tebliğde sabır,
tebliğcinin işini kolaylaştırır. Tebliğci acele etmez; sabır ve sebat gösterir.
Eziyetlere ve kendisine yapılan hakaretlere aldırmaz. Kendisine yapılan
kötülüklere iyilikle karşılık verir, hep sabırla hareket eder (10/Yûnus, 109;
20/Tâhâ, 130; 40/Ğâfir, 77; 72/ Müzzemmil, 10-11).

Allah yolunda çalışan mü'minler bu uğurda
sabırlı olurlar ve sabrın şartlarını yerine getirirlerse; Allah (c.c.) onları
destekleyecektir (3/Âl-i İmran, 125, 186; 7/A'râf, 137; 16/Nahl, 96). Allah
mü'minler arasından sabredenler belli olsun diye onları sabır ile imtihan eder.
Onları biraz açlık, biraz korku, biraz da mallar, ürünler ve canlardan eksiltme
ile dener (2/Bakara, 155). Allah özellikle cihad konusunda sabredenlerin 
ortaya  çıkmasını,  kimin  samimi,  kimin  de  yan çizen olduğunu bilmek (açığa
çıkarmak) istiyor. "Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri ortaya
çıkarmadan ve sabredenleri belirtip ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi
zannettiniz?" (3/Âl-i İmran, 142)

Bütün bir hayatı Allah rızası doğrultusunda
geçirme gayretinde olan mü'minler, birbirlerine de sabrı, hakkı ve merhameti
tavsiye ederler (90/Beled, 17; 103/Asr, 3). Mü'minler, ahlâkî davranışlarında da
sabırlı olmak zorundadırlar. Çünkü Kur'an, sabrederek suç bağışlamayı (42/Şûrâ,
43), mü'minlerin kendi aralarında çekişmeyip, birbirlerine karşı sabırlı
olmasını tavsiye ediyor (8/Enfâl, 46). Peygamberler ve mü'minler Allah'tan sabır
dilerler. Çünkü sabrın ne büyük bir nimet ve başarı yolu olduğunu bilirler
(2/Bakara, 250; 7/A'râf, 126).

İbadetlerinde, karşılaştıkları sınavlarda,
darlık ve felâketlerde, çalışmanın zorluklarında, cihad yolundaki güçlüklerde,
Allah yolunda katlanılan sıkıntılarda, nefse hâkim olmanın zorluklarında kim
sabreder, işin gereğini yaparsa; şüphesiz ki Allah  her zaman sabredenlerle
beraberdir (2/Bakara, 153, 249; 8/Enfâl/46, 66).

Allah sabredenlerin ortaya çıkması için
insanları belâlarla, korkudan, açlıktan yana ve mallardan, canlardan ve
ürünlerden yana eksiltme ile imtihan eder (2/Bakara, 155, 173, 250; 16/Nahl,
110; 20/Tâhâ, 130; 3/Âl-i İmran, 142). Büyük azim gerektiren bu sabırdan sonra
Allah sabredenler üzerinde nimetini tamamlar, düşmanlarından intikamını alır,
mü'minlerin elleriyle daha önce kendilerine işkence edenleri kahreder (7/A'râf,
137; 32/Secde, 24). Sabredenlere kâfirlerin hiçbir hilesi dokunmaz (3/Âl-i İmran,
120).

Kur'an, sabredip sâlih amel işlemekten, cihad
edip sabretmekten, sabredip takvâ sahibi olmaktan söz eder (11/Hûd, 11; 16/Nahl,
110; 3/Âl-i İmran, 120, 125). Kur'an'da sabır ve şükür bazen yanyana anılır.
Çünkü mü'minin hayatı sabır ile şükür arasında geçer. Kur'an, çok sabredenlere ‘Sabbâr',
çok şükredenlere de ‘şekûr' demektedir (14/ İbrâhim, 5;  31/Lokman, 31;  34/Sebe',
19;  42/Şûrâ, 33).

 

[1]
Bakara, 2/153

[2]
Fatma Keskin, Sabır, Misyon Yayınları.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar