Skip to Content

RABITA HAKTIR!

Rabita ayetle sabit ve haktır. Sitemizde yer alan rabıta konuları farklı fikir ve görüşlerden derlemedir.

Rabıtayı inkar kişinin imanını tehlikeye atabilir. Putperestlerin putlara dönüp dua etmelerine bakıp DUA şirktir demek ne kadar mantıksız ve cahillikse bir yorumsa meditasyon vs budist ayinleri RABITA'ya benzetmek cahilliğin belgesidir.

fecir.net

Râbıta, Murâbata ve Murâbıt Kelimelerinin Tahlili

Râbıta

Râbıta, Murâbata
ve Murâbıt Kelimelerinin Tahlili
 
Gerek eski, gerekse yeni lügat
ve çeşitli kaynakları taradık. Bu mûteber sözlük ve kaynaklarda "Murâbıt"
kelimesi­nin ne anlama geldiğini tesbit ederek referanslarıyla birlikte şu
şekilde aşa­ğıya ak­tardık:
El-Mu'cemu'l-Vecîz: "Rabata
(fiilinin türevlerinden) Murâbata ve rıbât: Stratejik noktada ve
(düşmanın sızabileceğinden) korkulan mev­kîde sürekli bulundu, (nöbet tuttu
demektir.)"[1]
El-Müncid: "Rabata (fiilinin
türevlerinden) Murâbata ve rıbât: Bir işle sürekli ilgi­lendi (anlamına gelir.)"[2]
El-Mu'cemu'l-Arabiyyu'l-Esâsî:
"Rabata (fiilinin türevlerinden) Murâbata ve rıbât: Ordu, Stratejik nok­tada ve
(düşmanın sızabileceğinden) korkulan mevkide sürekli bekledi, (demektir.)"[3]

Mu'cemu Lûgati'l-Fukahâ': "Murâbata'(da
bulunmak)...: Olağanüstü bir durum için, düşmana karşı ülke sınırları üzerinde
yerleşmek (beklemek, nöbet tutmak demek­tir)."[4]

Lisân'ul-Arab: "Murâbata
kelimesi temel olarak: Karşıt iki ordunun, stratejik bir mevkide, bineklerini
yerleştirmeleri anlamına gelir. Bunlardan her biri, diğerine karşı alarm
ha­linde bulunur. Bu nedenle stratejik noktalarda yerleşip nöbet beklemeye
(karargâh kurmaya) murâbata adı verilmiştir."
İşte Arap ve İslâm Dünyası'nda
kullanılan yukarıdaki lûgatlarda "murâbata" budur ve bu görevi yapan kimseye de
yine Araplar tarafından "murâbıt" denmiştir.
Kezâ ünlü Tâcu'l-Arûs adlı
lûgatda da "murâbata" şu ifadelerle tanım­lanmaktadır: "Temel anlamda
murâbata: Karşıt iki ordudan her birinin, kendi mev­ki­inde karargâh
kurmasıdır. Onlardan her biri, diğerine karşı alarm halinde bu­lunur.
Dolayısıyla stratejik noktalarda yerleşip nöbet beklemeye rıbât adı
ve­rilmiştir. Sâğânî tarafından ve "el-Lisân" adlı kaynakta aktarıldığına göre,
(murâbata'nın anlamı budur.) Daha sonraları stratejik noktalarda nöbet
bek­lemek mânâsında kullanılmıştır. Bazen de bizzat (savaşa mahsus) atlara
rı­bât adı verilmiştir. Bu cümleden olarak Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Ey
iman edenler! Dayanın ve direnin; Murâbata yapın (alarm durumunda olun)
ve Allah'dan sakının ki başarıya eresiniz." (3/Âl-i İmrân, 200). Bu,
şöyle yorumlanmıştır: Dininizde kalmak için dayanın; Düşmanlarınıza karşı
direnin ve murâbata yapın (savaşa hazırlıklı olun.) Yani savaşmak ve
bineklerinizle irtıbat ha­linde olmak (onları savaşa hazır tutmak)
sûretiyle cihada devam ediniz."
Ayrıca, tamamen cihad konusunda
yazılmış en mükemmel kaynaklar­dan biri olan, İbn'un-Nahhâs'ın "Müsîru'l-Ğarâm
ilâ Dâri's-Selâm fî Fezâil'il-Cihâd" adlı eserinde "rıbât", "murâbıt" ve
"murâbata" terimleri hakkında şu önemli bilgiler verilmektedir: "Rıbat'dan
amaç: Düşmanın sızabileceği tahmin edilen stratejik bir mev­kide cihad yapmak
-yani silâhlı savunmada bulunmak- ya da nöbet bekle­mek niyetiyle bir insanın
kendini rapt etmesi (o arazide devamlı yer­leşmesi­dir); veya -güvenliği
sağlamak için- Müslüman (asker) sayısını ar­tırmaktır."
"Yazar, -Allah taksiratını af
buyursun- şöyle diyor: "Doğrusunu Allah bilir, ama bana öyle geliyor ki: Kim
sırf kâfirlere karşı muhtemel bir silâhlı mücadeleye katılmak üzere ya da nöbet
beklemek ama­cıyla bir sınır bölgesinde murâbata yapar (hazır vaziyette
yerleşir) ve is­tediği zaman bu yerden zahmetsiz olarak ayrılabilirse işte bu
kişi murâbıttır ve ribât bekleme sevabına nâil olur."
Yine aynı kaynakta şöyle bir
açıklama yapılmaktadır: "Muhammed b. Atiyya, tefsirinde şunları kaydetmiştir:
"Sözün doğrusu şudur ki, râbıta denen şey, Allah yolunda düşmana karşı mücadele
etmektir. Bu kelimenin aslı (atı bir yere bağlamak) demek olan "rıbât" dan
türemiştir. Ondan sonra da ister süvari, ister piyade olsun, İslâm topraklarının
sınır boylarında askerlik yapan kimselere "murâbıt" adı veril­miştir."
 "Murâbıt" teriminin, (sınır
boylarında askerlik yapan kimse) demek ol­du­ğunu kesinlik derecesinde te'yid
eden birkaç hadisi'i şerif de şöyledir:
"Sınır boyunda bir gün bir
gece rıbât yapmak (yani nöbet beklemek) bir aylık süreyi oruç ve namazla
ihya etmekten daha hayırlıdır. Ve her kim sı­nırda, murâbatada bulunurken
(yani nöbet beklerken) ölürse bu sevabın aynısına yine nâil olur. Aynı zamanda
(şehit gibi o da) rızıklandırılır." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Fudâla b. Ubeydillah'dan
rivâyet olunduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdular: "Allah
yolunda murâbıt kişi (yani kâfirlerin muhtemel bir saldırısına karşı nöbet
bekleyen Müslüman) hâriç, ölen herkesin defteri dürülür. Ancak murâbıt kişinin
ameli kıyâmet gününe kadar nemalandırılır (artırılır.) Aynı zamanda mezar içi
cezalarına karşı da kendisine güven veri­lir."
Araplara âit mûteber
kaynaklardan yukarıya aktarılan tüm bu bilgiler­den sonra bir kez daha
hatırlamalıyız ki "evliyâ"ya, Araplar tarafından "murâbıt" de­nildiği doğru
değildir. Şu var ki; Abbasî Devleti'nin parçalanmasından sonra Kuzey Afrika
sa­hil­lerine dadanan Batılı korsanlara karşı vaktiyle Müslüman Berberî
milis­ler, as­kerî bölgeler oluşturmuşlardı. Buralarda istilâcılara/işgalcilere
karşı murâbatada bulunuyorlardı. Yani İslâm topraklarını korumak amacıyla sahil
boylarında nöbet bekliyorlardı. Hatta bir zaman sonra bu Berberîler, Murâbıtlar
adı al­tında bir devlet bile kurdular. Mistik inanışlara önem verdikleri ve
Kur'ânî değerleri yozlaştırdıkları için daha çok bu yüzden Muvahhidler
tarafından yıkıldıkları sanılmaktadır.
Çok sonraları Kuzey Afrika
sahillerinde egemenlik kuran Osmanlılar'ın etkisi altında bu Berberî askerlere
âit karargâhlar birer tekkeye dönüştü. Bu mekânlarda yaşayan topluluklar,
asırların akışı içinde softala­şa­rak askerî kimliklerini tamamen yitirdiler.
İşte bu ilgilerle, Kuzey Afrika Ülkelerinde tarîkatçılara günümüzde de
"Murâbıtlar" adının veriliyor olması cehâletin ve gelenekselliğin sonucudur.

 

[1]
Mısır Arap Dil Kurumu, birinci basım. Kahire-1980

[2]
Luis Ma'lûf el-Yesûî

[3]
ALECSO-1989

[4]
Muhammed Ravâsî Kal'aci – Hâmid Sâdık Kunaibî

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

Son yorumlar