Skip to Content

Çocukları Çalınan Ana-Babalar

Çocukları Çalınan Ana

Çocukları Çalınan
Ana-Babalar:

 

Ana-babanın elinden çocuklarını, karıların
kocalarını, kocaların karılarını çalmışlar. Seccâdelerini, evdeki Kur'an'larını
çalmışlar, yerine  televizyon denilen bir araç koymuşlar, onunla değiştirmişler
hırsızlar. Huzur yuvaları olan/olması gereken evlerini, içindeki sevgiyi, aile
bağını çalmışlar. Paraya o kadar çok değer vermeye başlamış ki çağdaş kapitalist
müslüman halk, biriktirdiği parasını çalsalar oturduğu evini kandırarak elinden
alsalar, her tarafı velveleye verir, ciyak ciyak bağırır feryad ü figan ederdi.
Hırsızı tutsa parçalar, en azından parasını geri almak için her yolu denerdi.
Paradan çok daha değerli başka şey yok nazarında ki, başka şeyleri çalanlara
"hırsız" bile d(iy)emiyor, direnmek aklına bile gelmiyor. Çocuklarını göz göre
göre çaldılar, tepki bile vermiyor. Bir tavuk kadar bile olamıyor mağdur, rûhu
ve beyni çalınmış vatandaş. Allah'ın emânetine tavuk kadar bile sahip çıkamıyor.
Bir tavuk, yavru civcivine zarar verecek bir düşman, yavrusunu (ç)almaya kalksa,
hayatını tehlikeye atarak atılır düşmanının üstüne. Ölümü göze alır da kaptırmaz
yavrusunu hırsıza. Çağdaş ana-baba, yapamaz bu kadarını bile. Hiçbir hayvanın
yapamayacağı vahşîliği yapar,  çocuğunu düşmanının, hırsızın önüne kendi atar.

En sevdiği varlık olduğunu söylediği yavrusunu
çalıyorlar. Kimler mi? Hırsızların kiminin adını koymak ya da dillendirmek bile
zordur; resmî-gayri resmî nice kurumlar ve çevre deyip geçelim. Sokaklar,
kanallar, gazeteler, kitaplar, partiler, topçular, popçular ve bu ortamı
oluşturan, çetenin başı düzen. Hem de göz göre göre çalarlar çocukları, herkes
de seyreder, hırsızları alkışlayanlar bile olur. Onların başına da benzer şey
gelmiştir, ihtimal ki bu modern hırsızlar çalma operasyonlarından önce uyutmuş,
uyuşturmuşlar insanları, doğru düşünemeyecek hale getirmişler.  

Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise
toprağın gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz:
"Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar
çalınmayacaktır!" Kendine ve çocuklarına sahip çıkmadığı içindi bütün bunlar.
Çalmışlardı çocuklarını. Kimlerin çaldığını öğrenmiş, hırsızı da yakalamıştı.
Ama, "yakaladım" hırsızı derken, aslında kendi yakası hırsızın elindeydi, hırsız
esas onu bırakmıyordu. Çünkü, onu da çalmışlardı aynı hırsızlar daha önce. O
yüzden sesini bile çıkaramıyordu. Sesini de çalmışlardı.

14 asır önceki Arap câhiliyesindeki kız
çocuklarını diri diri toprağa gömenler, bugünkü fâciayı görselerdi, bu suça
ortak olanların yüzüne tükürürlerdi. Onlar sadece kız çocuklarını ve onların da
yalnız dünyalarını gasbediyordu. Şimdiki modern toplum, Firavunların bile
pabucunu dama atmış. Çocukların et ve kemiklerinden çok daha kıymetli olan
dinini, imanını, hayâ ve iffetlerini, nâmus ve faziletlerini, âhiretlerini,
topyekün onları insan yapan her şeylerini çalmışlardı. Korkak babalardı bu büyük
soygunun suç ortağı. Elbette hırsızın kabahati vardı, büyüktü, ama ona yardımcı
olanlar da onun gibi suçlu idi. Ülkedeki tüm soygunların sorumlusu tespit ve
teşhis edilemezse, edilince hırsızlığa giden ve hırsızlara yol gösteren uzun eli
bu işten kesilemezse, kısa zaman sonra "imdat!" diyenler bile kalmayacak, herkes
ya hırsız ya da işbirlikçi olacak.   

Düzen tarafından farklı yollarla teşvik edildiği
de olur hırsızlığın: Memurlar, bu maaşla nasıl geçinir?" diye soranlara: "Benim
memurum işini bilir" diye cevap vermişti bir başbakan. İşini bilmek,
"hırsızlığın bir yolunu bulmak" anlamına geliyor bu topraklarda. "Yolunu bulmak"
deyimi de "yoldan çıkmak" anlamında kullanılıyor artık. Kolay kolay "yola
gelmez" Allah'a teslim ol(a)mayan bu insanlık. Yolunu bulmak için halkı yolmanın
yolu, çoğunlukla yol yapımlarında rahat görülür. Yol inşaatlarının bittiği
görülmez şehirlerde ve şehirlerarası yollarda. Yoldan yolunu bulmak hırsızlık
için yol olmuştur, çünkü ihaleyi verenlerle alanlar aynı yolun yolcularıdır.
Eskiden yolla ilgili hırsızlık, sadece "yol kesme" denilen eşkıyâlıktı. Şimdi
hırsızlığın o kadar yolu var ki... Bu memleket, içinde yolsuzluk bol olduğu için
yolsuzdur. Sadece "yol" kelimesiyle Türkçeye yerleşen yolsuzluk çeşitlerini bir
çıpıda sayınca ne kadar farklı hırsızlıklar olduğu gözükmüyor mu? Yolların bir
de dönülecek köşeleri vardır, dönenin dört köşe olması için. "Köşeyi dönme" de
hırsızlık gibi kolay bir yoldan zengin olma demektir ve kahraman Türk
gençlerinin önemli bir kesiminin gönlünde yatan aslandır, hayâli süsleyen
dilberdir "köşeyi dönme." Allah'ın dosdoğru yolunu terkedip yoldan çıkanların
yollarının sonunun ne olacağı Kur'an'da belirtilir, ama hırsızlığın Kur'an'da
belirtilen caydırıcı cezâsı uygulanacak olsaydı, bu insanlar dönüşü olmayan
yolun sonuna gelmezden önce kurtulabilirdi. Onun için Hak yolda olan
müslümanlara büyük görev düşmektedir.

Hırsızların dilinde çok daha zenginleşen, hepsi
hırsızlığın farklı bir sanat ve hünerinin sergilendiğini vurgulayan argo sözler
vardır. Birkaçını sayalım: Anaforlamak, araklamak, aşırmak, aşıremento etmek,
bomba patlatmak, cebellezî etmek, gelberi etmek, hasıra sarmak, hasır etmek,
hortumlamak, kaldırmak, kaparoz etmek, kerizlemek, omuzlamak, panduflamak,
sırıklamak, taramak, tavlamak, tırtıklamak, tokatlamak, tüydürmek, üç kâğıt
açmak, yolmak, yolunu bulmak, yürütmek, zula etmek... Bazı kelime ve deyimlerin
de anlamı hırsızlığı dolaylı yoldan teşvik edecek şekilde değişmiştir:
Açıkgözlük, uyanıklık, yolunu bulmak, işin raconu, keriz olmamak, saflığı
bırakmak, enâyileşmemek gibi nice kelime ve deyim, kimi insanın dilinde
hırsızlık vb. sahtekârlık için kullanılır olmuştur.         

Beyni ve gönlü soyguna uğramış halk da bu soygun
için gerekçeler üreten deyimler üretir ya da üretilmiş bu deyim sakızlarıyla
desteğini sürdürür. Biraz da imrenerek şöyle der: "Parayı domuzun boğazına
takmışlar da, 'Domuz ağa' diye çağırmışlar." Ağalık özendirilir tv. dizilerinde,
onun da gönlünde ağalık yatmaktadır ne yapsın? Hırsızlık yüz karası mıdır?:
"Akçesi ak olanın bakma yüzü karasına." diye cevap verir atasözü. Zengine gıpta
ile bakan ve fakirliğin sebebi olarak yanlış şekilde mahkûm ettiği kadere
sitemlere eder ve zenginliğe dil uzatmazken onun için "fakir adam, hazır
şeytan"dır. Çünkü "para insanı ipten kurtarır." Ahlâk da karın doyurmaz.
"Fakirliğin gözü körü olsun!" diye bedduâ eder, çünkü onun için zenginlik
azgınlık demek değildir, ama "parasızlık, adama her şey yaptırır." "Parayı veren
düdüğü çalar"; parayı vermeyen de düdüğü hırsızlayıp çalar. Kapitalistleşen
halkın anlayışında, parası olmayanın  konuşma hakkı bile yoktur; "paran kadar
konuş" denilir. İnsanların kıymeti inancına ve davranışlarına göre değildir;
insanın kıymetini cebindeki parası belirler; kıymeti bilinmeyen veya
önemsenmeyen kişi için "kaç paralık adam?" diye olumsuz cevap istenerek sorulur.
İnsanın yüreği ve ciğeri bile kasap vitrinlerindeki gibi parayla
değerlendirilir: "ciğeri beş para etmeyen adam"lar vardır. Netice olarak
muhâtaplara da kendisini örnek almaları için tavsiyelerde bulunulur: O yüzden
uyanık olmak lâzımdır: "Kazın geleceği yerden tavuk esirgenmemelidir", "kaşıkla
yedirip sapıyla göz çıkarmak" açıkgözlüğün belgesidir. Ama, "minâreyi çalanın
kılıfını hazırlaması" lâzımdır. Bunun için "saman altından su yürütmek"
gerektiği örneklerle öğütlenir. Çağdaş felsefe ve slogan: "Aldanma aldat, yoksa
zehrolur bu tatlı hayat" şeklindedir. Vatan yanıp tutuşur, cehennemin ateşinin
dehşetli alevi buradaki gören gözlere  bile ulaşırken; vatandaş gönlünü çalan
tek sevgilisinin gündüz hayâlini, gece rüyâsını görür: "Ah bir zengin olsam..."
Cennetin önemi ve nasıl gidileceği mi, dedin? "Sen daha oralarda mısın? Geç
onları kardeşim... Zaten sizin yüzünüzden bizi Avrupa Birliğine almakta
nazlanıyorlar, bize Avrupa trenini kaçırtma!"

70 milyonluk ülkede bir çekilişte 36 milyon adet
milli piyango bileti satılıyor. Kim demiş "müslüman mahallesinde salyongoz
satılmaz!" diye. Millî takım kadar, millî marş gibi millî olan piyangoya, diğer
şans oyunları adı verilen kumar çeşitlerini ilâve edin ve halkın hırs ve
hayallerini sömürüp paraya çeviren kumarbaz devlete mi, geçimden başka bir şey
düşünemez hale getirilip inanç ve ahlâkî değerlerden soyutlanan kurban garibana
mı daha çok kızmak gerektiğine karar verin. "Müslümanlık, haram, imtihan,
cennet-cehennem mi?" Onlar da ne demek? Kaç para eder? Mâsum ve mübârek atlar da
âlet edilir kumar adlı soygunlara. At yarışlarına her hafta yatırılan umutların,
paraların, mutlulukların hesabını kim tutabilir? Toto, loto, sayısal, kazı kazan
gibi cadı kazanlarına her ay yenileri ilâve edilmeye çalışılır. Televizyon
kanalları da soyguna "yarışma" ve "para dağıtıyoruz" maskesi takarak, halktan
(ç)alıyor değil, ona veriyor görüntüsünü sihirli kutu sâyesinde gözünü boyadığı
halka hizmet adıyla katılır. Halka hizmettir, hizmette sınır ve sinir yoktur.
Hatta halka hizmet hakka hizmettir, aynen vergilendirilmiş her türlü haram
paranın kutsal olduğu gibi, soyguncu devlete itaatin ibâdet olduğu gibi;
hutbelerde duymadınız mı yoksa? Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinde her yıl
tekrarlanarak okutulan konuyu da mı unuttunuz?

Altındaki koltuktan, elindeki yetkiden dolayı
muhâtaplarının kendinde itiraz etme cesâreti göremeyeceğini bildiğinden kendi
çıkarları doğrultusunda makbuz satmak, dâvetiye veya bilet satışında bulunmak,
yardım almak... da Türkiye usûlü değişik rüşvet ve soygun çeşitlerindendir.
Okullara kayıt yaptırmak için mecbûrî bağış, ya da emniyete işi düşen birinin
zorakî yardımları gibi. 

İnsanların haklarını gasbetmek hırsızlık olur da
Hakk'ın hakkını çiğnemek hırsızlık olmaz mı? Arada namazı terketmek, namaz
hırsızlığı, İlâhî hukuka tecâvüz olduğu değerlendirilebilir. Namazın rükûn ve
şartlarını eksik bırakmaya Peygamberimiz (s.a.s.) "namazdan hırsızlık" (Dârimî,
Salât 78) der. Zekâtını vermeyen, ya da eksik veren her zengin hırsızdır; belli
bir kısmını fakirlere, mahrûmiyet içindekilere ve isteyen gariplere ulaştırması
için Allah'ın, kendisine emânet olarak verdiği, fakirin hakkı olan (51/Zâriyât,
19; 70/Meâric, 25) mal ve parayı hak sahiplerine vermediği için hırsızdır. Hatta
fakir halkı nasıl kandırıp etkileyerek ihtiyacı olmadığı halde mal almaya mecbur
etmesi de ayrı bir hırsızlık kabul edilebilir. Malın fiyatlarıyla istedikleri
gibi oynayarak, fâhiş fiyat biçerek, yüksek kazanç için her yolu deneyerek
insanların paralarını kapmak, kapitalist düzenlerde uyanıklılık ve akıllılık
kabul edilse de, İslâmî ve insanî açıdan değişik bir hırsızlık çeşidi olduğu
söylenebilir. Reklâm, çirkin pazarlama, süpermarket hileleri... modern hırsızlık
çeşitlerindendir. Fıkradaki "baba hırsız tuttum" diyen insan gibi, aslında
hırsız fakirin yakasını yakalamış, onu bir türlü bırakmamaktadır. Fakir halk,
hırsızsıza para kaptırmadan yapamamaktadır. En tehlikeli hırsız da dost
görünümüyle, yaptığını hizmet diye sunarak yapan hırsız değil midir?     

Kur'an'da farklı bir hırsızlık çeşidinin
"başkasının konuştuğunu gizlice dinleme" mânâsında "istirâku's-sem'a"
olduğu belirtilir (15/Hıcr, 18). Bu tür hırsızlığın en yaygınını devletin
istihbârât kurumları yapmaktadır. Halktan aldığı vergilerle halka hizmet etmesi
ve onu koruması gereken devletin halkın haberleşme özgürlüğüne bile saldırması,
adına ne denilirse denilsin bir çeşit hırsızlıktır. Telefonların dinlenme
endişesi, insanı ne kadar tedirgin etmekte, her gittiği yerde "big brother"
tarafından potansiyel düşman kabul edilerek izlendiği, tâkip edildiği korkusu,
kişinin psikolojisini de olumsuz etkileyip zaten iyice azalmış moral ve huzurunu
çalmaktadır. Devletin, silâhlı güçlerin de yönlendirmesiyle iletişim araçları,
internet erişimi, telekomünikasyon gibi hassas konularda siyonist yahûdi
firmalarına işi ihâle etmesi, İsrail'le, onun istihbârât teşkilatı Mossad'la
işbirliği yapmada sakınca görmemesi, uluslararası boyutta ve tüm halkın
haberleşme özgürlüğüne darbe vurarak bu kulak hırsızlığını gerçekleştirmektedir.

Arap dilinde "kaçamak bakış" anlamında "bakış
hırsızlığı" (müsârakatu'n-nazar) denilmesi de üzerinde düşünülmesi gereken
farklı bir hırsızlıktır. Bu, haram bakışlardan röntgenciliğe, gizliyi
araştırmaya yönelik tecessüse kadar uzanan bir göz hırsızlığıdır. Artık bu tür
göz hırsızlığı, uydular kullanılarak başta ABD olmak üzere emperyalist
devletlerce ve bütün dünya insanlarını kapsayacak şekilde yapılmaktadır. Arap
Edebiyatında ve oradan ithalle (eski) Türk Edebiyatında bir şâirin başkasının
şiirini kendisininmiş gibi ifâde etmesine sirkat, yani hırsızlık, özel
ifâdesiyle intihâl tâbir edilmesi, korunması gereken telif eserlerin de
hırsızlığa âlet olacağını gösteriyor. Bu işi ilkel biçimde ve minâreyi (pardon!
Batıdan çalınıp aşırıldığı için çan kulesini) çalarken kılıfını hazırlamadan,
acemice yapanlardan birinin, Kemal Alemdar örneğinde olduğu gibi, en etkili
kurumlardan biri olan İstanbul Üniversitesi'ne rektör olması, düzende her çeşit
hırsızın ödüllendirildiğinin bir örneğidir. Bir yerlerden tercüme edilerek
çalınmış ya da bazı kitaplardan kopye edilmiş nice doktora ve doçentlik tezleri
vardır. Telif eseri hırsızlığının modern şekilleri, teknolojinin de yardımıyla
hızla çoğalmakta ve yaygınlaşmaktadır. Korsan kitap, korsan kaset ve korsan CD
bunların şimdiki öne çıkan örneklerindendir. Neyin korsanı yok ki?! Tekstil
ürünleri, ayakkabı ve elktronik âletlerde, meşhur markaların hemen
korsanı/taklidi piyasaya sürülür. Korsan baskı, korsan taksi, korsan dolmuş...
Gülün bile korsanı, yani sahtesi, nylonu var. Gerçi, korsanı tespit etmek için
önce gerçeğini ve ona gerçeklik, yasallık veren yapıyı, otoriteyi de, onun
korsan olup olmadığını da masaya yatırmak gerekir.

Korsan, aslında tümüyle hırsızlıkla ilgili bir
ifâde. Denizde haydutluk, soygunculuk yapan kimseye, deniz hayduduna,
İtalyanca'dan dilimize ve dünya dillerine geçmiş şekliyle korsan denilirdi.
Modern çağla birlikte, korsanlık denizden havaya ve karaya sıçradı. Uçakların
ulaşımda kullanılmasından kısa süre sonra "hava korsanları" görülmeye başlandı.
Yolcu uçağını, mürettebâtı ve yolcularıyla birlikte rehin alıp isteklerini
yerine getirtmeye çalışan kimseler çıktı. "Uçak kaçırma" bir zamanlar neredeyse
moda ve oyun olmaya başladığı için havaalanlarında yüksek derecede tedbirler
alındı. Korsanlık kara'da da hükmünü hem de daha çok sürdürmeye başladı. Korsan,
başkalarının hakkını zor kullanarak alan ve böylece zenginleşen kimse anlamı
kazandı. Son dönemlerde de, izinsiz olarak kullanılan veya yapılan uygunsuz
şeyler için kullanılmaya başlandı. "Korsan yayın, korsan kitap" gibi.     

Hırsızlık, soygun, çalma-çırpma, yolsuzluk gibi
kelimeler geçince akıllarına sadece para ve mal gelen insan, bu maddî araçlardan
daha önemli şeylerin varlığını kabul etmiyor olmalı. Esas soygun, daha büyük
değerler üzerinde olmaktadır. Üzülecek taraflardan biri, para hırsızlığının
günah ve kötülüğünü önemseyen müslümanların büyük hırsızlığı farketmemesidir. Bu
suç, hırsızlık suçundan daha hafif olmasa gerekir.               

En büyük hırsız şeytan ve onun kardeşleri
durumundaki yardımcılarıdır. Hırsızlığın en büyüğü cennet hırsızlığıdır, âhiret
hırsızlığıdır. Yani iman hırsızlığı, nâmus hırsızlığı, ahlâk hırsızlığı. Çünkü
insan için bunların değeri paradan çok daha büyüktür. Bir insanı imansız
bırakmanın zararı, parasız bırakmaktan çok daha büyüktür. İnsanın gönlüne ve
kafasına âit olanı çalmak, cebine ve midesine âit olanı çalmaktan çok daha
fecîdir. İnsanın cennetini çalmaktan daha büyük hırsızlık olabilir mi? Firavun
düzenleri, halkı soyarak zenginleşen Karun gibi sömürücüleri ortaya çıkarıp
topluma sunmakla kalmaz, düzenin kendisi ve bağlı tüm kurumları insanlara en
büyük zulmü yaparak onların Hak dine gereği gibi inanıp Allah'ın hükmüne uygun
yaşama haklarını ellerinden alır, yani Allah'ın verdiği bu hakkı onlardan çalar.
Hak Dini ölçü kabul etmeyen, hatta değişik şekilde (irticâ adıyla vb. resmî
takıyye ile) İslâm'la savaşan tâğûtî düzen ve devletlerin resmî kurumlarında
bilinçli-bilinçsiz çalışan bu tür hırsız veya hırsızın koruyucusu konumundaki
kimselerin, medyanın ve halk arasında etkin konumu olanların bu hırsızlıkta
altın madalyayı hak ettiklerini kabul etmek gerekiyor. Bu "hak etme" ile,
dünyada bu hırsızlara resmî makamların verdikleri ödülleri, hırsızların halkın
gözünde saygın yer etmelerini kast etmiyorum; cehennemde ateşle kızartılmış bu
altın madalyaların dağlaması için göğüslerine takılacağını kast ediyorum. "Ey
iman edenler! (Biliniz ki,) hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların
mallarını haksız yoldan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın
ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azâbı
müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları,
yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denir ki): 'İşte bu, kendiniz için
biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın."
(9/Tevbe, 34-35). Bu âyetlerde insanları hak adına aldatan din adamları,
öğretmen ve benzeri sorumluların insanların doğuştan getirdikleri fıtratlarını
bozup Allah'ın yolundan saptırdıkları ve ahlâksızlaştırıldığının cezâsı izah
ediliyor. Aldıkları rüşvet (kabilinden maaş), ya değişik dünya menfaatlerinden
dolayı (aslında cehennemin bedeli olarak çok az bir karşılıktır) bildikleri
hakkı gizlemeleri ya da tahrif etmeleri vurgulanıyor. Ayrıca zekâtını
vermeyenlerin âhiretteki durumu anlatılıyor. Halkı sömüren haksız kazanç
sahiplerinin cezâlarının, suçları oranında büyük olacağı belirtiliyor.

"Muhakkak insanlara öyle bir zaman gelecek ki, o
vakit kişi eline geçirdiği malı helâlden mi, yoksa haramdan mı kazandığını
düşünmeyecektir." (Buhârî, Büyû' 35;
Nesâî, Büyû' B. 2, h. no: 4432)

İnsan, sadece kendini değil; ehlini, sorumluluğu
altında bulunanları ve özellikle çocuklarını da ateşten korumakla görevli ve
sorumludur. "Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi/âilenizi, katı insanlar
ve taşlar olan ateşten koruyun..." (66/Tahrîm, 6). Çocuklarını her yaşta
gerekli terbiye ve eğitimle yetiştirme gayretinde olmayan ebeveyn, çocuklarına
karşı yaptığı bu ihânetin cezâsından kurtulamayacaktır. Hırsızların eğer
çocukken aldıkları terbiye bozukluğu varsa, dünyada değilse bile âhirette bu
suçun müsebbibi olarak onu güzel terbiye etmeyen başta ana-baba, sonra
eğitimciler ve devlet yetkilileri sorumlu olacaktır. Hırsızların çoğu,
ana-babanın, çevrenin, düzenin kurbanıdır. Suçludurlar, ama suçlarında yalnız
değildirler. Tabii, bu, hırsızlığı ma'zur göstermez, onun hırsızlığına mâzeret
olamaz. Büluğ yaşına gelmiş aklı başında bir kimse, hangi terbiye alırsa alsın,
hangi çevrede yaşarsa yaşasın, büyük günahlardan sakınabilir. Sakınmıyorsa
suçludur, cezâsını çekmelidir.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

Son yorumlar